DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Hatay 30°C
Az Bulutlu
Hatay Expo
.

Çağdaş tarihin iki merkezli şehri: HATAY

Çağdaş tarihin iki merkezli şehri: HATAY
24.04.2022
A+
A-

Araştırmacı -Tarihçi yazar Fahreddin Osmanca, Hatay, Antakya ve İskenderun isimlerinin etimolojisini anlatan ve neden-sonuç ilişkisiyle bugüne kadar nasıl geldiğini açık bir dille yansıtan bir araştırma yazısına imza attı. Daha önce kent tarihi ile ilgili bir çok noktada faydalı bilgiler vererek toplumu aydınlatan Osmanca, okuyucularını tarihin derinliklerine yolculuğa çıkardı.

Araştırmacı -Tarihçi yazar Fahreddin Osmanca, yazısında şu ifadelere yer verdi:

“Tarihi serüveni, yaşadığı buhranlar ve sevinçler ile Hatay ülkemizin birçok şehrinden farklı bir kıymete sahiptir. Tabi ki köklü bir kültür ve tarihe sahip medeniyetimizin başkentlik yapan ve zaman zaman anayurttan ayrı kalan şehirlerimiz olmuştu. Fakat Hatay bu serüveni sancak ve hatta devlet olacak kadar uç noktaları taşımıştır. Tabi ki ortada böyle kadim bir geçmiş, farklı medeniyetlerin oluşturduğu geniş bir sofra olunca; bugün bu ekmeği tek başına yemek isteyenler de olacaktır. Bugün halen İskenderun ve Antakya arasında -çok enteresandır ki- jenerasyon fark etmeksizin süregelen mikro milliyetçilik kendisini sadece avam tabakasında değil bölgenin entelijansiyasında ve -hatta en hararetli kısmını- ticarette de göstermektedir. Nacizane bir Hatay aşığı olarak gördüğüm eksiklikleri dile getirmek üzere çıktığım yolda, İskenderun tarihinin ve kültürel miraslarının tanıtılması konusunun es geçildiğini sıkça dile getirdiğim için ilk günden itibaren nacizane bana bile: İskenderun aşığı, Antakya kindarı gözüyle bakılmasının sebebi, az evvel bahsettiğim kadim şehrin, bilinç altında yatan mikro milliyetçiliğin günümüze projeksiyonudur.

İskenderun: #Alexandria yani İskender’in şehri. Büyük İskender’in kentin yanı başında yer alan (Bugünkü Payas sınırları) İssos Vadisinde Ahameniş imparatoru Darius’a karşı kazandığı zafer sonrasında, savaş meydanının yakınlarında kendi ismiyle bir kent kurulmasını emreder. Kentin bizzat kendisi tarafından kurulduğu öne sürenlerin yanı sıra bir başka teoriye göre komutanlarından Antigone’un Büyük İskender’in ismine ithaf ederek burada bir şehir kurduğunu ileten kaynaklar da bulunmaktadır. İskenderun ismi ilk günden beri aynı manaya gelmekte olup, sadece medeniyetlerin dilsen söyleyişlerine göre farklılık göstermektedir. Orijinal ismi Alexandros olan İskender’den sonra kendisini yöneten imparatorluklara göre: Alexandria, Alexandria ad İssum, Alexandria Cat İsson, Alexandria Scabiosa ve Alexandrette isimleriyle bilinen şehir müslüman egemenliğine gördikten sonra Alexandrette’yi El-İskenderuna deyişine evirerek bugüne İskenderun olarak gelmiştir. Şehir kurulduğu ilk günden bu yana ticareti ile öne çıkmıştır. Hem karayolu ticaret yolları üzerinde olması hem de bütün seyyahların bahsettiği üzeri sakin bir koya sahip olması sebebiyle antik dönemden bu yana (zaman zaman bu rolü Seleucia Pieria’ya kaptırsa da) kıymetli bir yere sahiptir. En şâşâlı günlerini 1600-1750 (bu yıllardan günümüze bir çok ülkenin konsoloslukları şehrimizde varlığını sürdürmektedir) arasında yaşamış olup 1800’lerin ortasında yaşadığı depremden sonra kıymeti git gide düşmüş, 1900’lerin ilk yıllarından itibaren anavatandan ayrılma ve geri katılım sürecinde ile birlikte tekrar kalkınmış ve imar edilmiş bir İskenderun görmekteyiz. İskenderun 1800’lerdeki depremden gelişimine ara vermiş ve çok kısa bir süre nahiye olarak yönetilse de yaklaşık 2000 yıldır bölgede şehir merkezi ve kaza (ilçe) şeklinde (Antakya ile birlikte Halep Sancağına bağlı olarak) yönetilmiş olup 1921-1938 yılları arası ise Antakya’yı da içene alan ve Halep sınırlarına ulaşan, merkezi İskenderun kenti olan ‘İskenderun Sancağı’ ismiyle yönetilmiştir. Bu yönetim daha sonra 1938-1939 arasında Hatay Devleti’ne sonrasında ise anavatana katılım ile son bulmuştur. İskenderun olarak bilinen bölge aslen Erzin-Dörtyol sınırlarından başlar ve Arsuz ilçesine kadar uzanır fakat bu harita günümüzde tarihe karışmış, şehrin tarihine ve popülasyonuna uymayan dar bir siyasi haritaya sıkıştırılmıştır.

Antakya: Oldukça zengin bir tarihe sahip Antakya, M.Ö. 300’lü yıllarda #Antiochia ismiyle kurulmuştur. Şehri Antiochia ismiyle (Büyük İskender’in komutanlarından) Seleucus Nikator babasınını ismine ithafen kurmuştur. (Dikkatinizi çekerim, Büyük İskender İskenderun’u daha evvel kurmasına rağmen, İskenderun için daha düne kadar bana ‘ne uğraşıyorsun burada tarih mi var?’ baskısı yapılıyordu). Antakya gerek sur kalıntıları, gerek mozaikler gerekse antik dönemden günümüze ulaşan ve döneminin dünyada 2. büyüğü olarak bilinen hipodromuyla sadece bölgemizin değil ülkemizin en büyük şehirlerinden olma özellliği taşır. Antakya kurulduğu ilk günden bu yana bir çok sebepten büyük kıymet gören bir şehirdir, kentin bugün Eski Antakya olarak bilinen bölümü Hippodamos’un ızgara planına göre düzenlenmiş olup bugün sıkça karşımıza çıkan villa mozaik kalıntıları ve antik dönemden günümüze ulaşan şehir planları kentin tapınak, sosyal yapılar ve villalar gibi yüzlerce eserle donatıldığını göstermektedir. Hıristayanlığın Roma’da yayılmasına da büyük önem taşıyan şehir, Hz.İsa’nın havarilerine başlarda iyi bir misafirperverlik göstermese de Pagan Roma’nın son bulmasından sonra Hıristiyanlık için yine en kıymetli şehirlerden birisi yine Antakya olacaktır. Bunu ilk Hıristiyan isminin Antakya’da telaffuz edilmesinden, Samandağ yakınlarındaki St. Simeon Manastırından, St. Pierre Kilisesi ve şehirde bulunan onlarca eserden kolayca anlayabiliyoruz. Şehir özellikle haçlı seferlerinde büyük çarpışmalara sebep olur, dünyanın en büyük şehir surlarından birine sahip olan kente Haçlılar bir kaç kez sahip olurlar, bugün birçok kaynakta bu kuşatmaların minyatür ve gravürlerine rastlamaktayız. Şehir hem haçlılar hemde müslümanlar tarafından defaatle el değiştirmiş hatta uzun bir süre Antakya Prensliği olarak yönetilen bölgenin sınırları oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır. Bugün Amik Ovası yakınlarında yer alan kalelerin bir çoğu Haçlı seferleri döneminde Antakya şehrini ve ona ulaşan yolları korumak amacıyla yapılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı döneminde surların ve kiliselerin birçoğu zarar görmese de özellikle surlar yapılarda devşirme olarak kullanılmaya ve şehirde artık cami ve vakıf eserlerinin çoğalmaya başladını biliyoruz. Fakat yaklaşık 2000 yıllık tarihinde yapılar gibi Antakya’da dinler de özgürce -halen- yaşamaktadır. 1900’lerin başında hem bölge (Antakya ve İskenderun) Fransız ve İngilizler arasında çekişmeye sebebiyet verir. İngilizlerin Musul-Kerkük petrolünü Fransızların ise Suriye ve Çukurova’da yer alan tarım ürünlerine gözlerini dikmesi ve bu ticari ürünlerin sömürgeleştirilebilmesi için hem Antakya hem de İskenderun büyük önem arz eder. Ve hatta bu sömürge Arkeolojik varlıkların çıkarılması konusunda da kendisini feci şekilde göstermiştir. (bakınız: #KaçırılanEserlerNerede ) Fransızlar İskenderun’da olduğu gibi şehri imar etmeye çalışmış müze, sinema vb yapılar ile bir şehir merkezi oluşturmuş ise de özellikle Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yoğun çabasıyla evvela İskenderun Sancağı daha sonra Hatay Devleti yönetimi ve anavatana katılım süreciyle 1939 tarihinde ayrılık son bulmuştur.

Görüldüğü gibi hem İskenderun hem de Antakya kuruldukları ilk günden (ikisi de M.Ö. 300’lerde) bu yana hem stratejik hem ticari hem de dini olarak farklı medeniyetlere farklı inançlara hem ev sahipliği hem de misafirlik yapmıştır. Yönetim olarak her ikisi de nahiye, kaza, sancak, prenslik ve hatta DEVLET olmuşlardır. Bu kardeşlik, ayrılık dönemi -ülkemizden- olarak tanımladığım 1920-1939 yılları arasında genç cumhuriyetimizin gazetelerini ve dergilerini bile ‘iki mahzun genç kadın’ olarak süslemiştir. Kaderlerini kendileri belirledikleri süre zarfında bu kardeşlik hep devam etmiştir fakat maalesef ara ara bu kardeşleri gergin görebiliyoruz. Konu özellikle döner olduğunda (Bakınız: fosmanca.art:kadim bir fast food düellosu)

Not: Özellikle cumhuriyetin ilk yıllarında bütün mecmualarda Türkiye kendisini genç, medeni ve güzel bir kadın olarak tanımlar bu gazeteciliğin bile bilinç altına yansıyan bir durumdur. Bu sebeple Hatay Devleti marşına şu cümle eklenir: ‘Antakya ve İskenderun Türk’ün iki kızıdır‘. Bu cümle bir şehrin kaderinin özetidir aslında: bu sebeple biz bütün haber ve çizimlerde Antakya ve İskenderun’u iki çile çeken kız kardeş olarak görmekteyiz.

Peki HATAY ismi nereden gelmektedir ?

Bölgenin 1921 yılında İskenderun Sancağı olmasından sonra Fransa ve Suriye’nin girişimleri sancağın özerk olması ve dış işlerinde önce Fransa sonra ise Suriye’ye bağlanması yönünde olsa da, İskenderun ve Antakya’nın anavatandan kopması ile başlayan her dakika ülkemizi rahatsız etmiş ve bu durumu düzeltmek için, hem siyasi hem politik hem de askeri olarak geri durmayacağımızı Atatürk’ün hamleleriyle Milletler Cemiyetine göstermişizdir. Fakat Fransa’nın ve Suriye’nin İskenderun Sancağı için agrasif tutumu ve manda yönetim ısrarı maalesef Türk topraklarındaki hasreti uzatmıştır. Bu dönemde dünyada ve Milletler Cemiyetinde genel kanı ‘her milletin yaşadığı bölgede nasıl yönetileceğini kendi inisiyatifine bırakması’ yönünde olduğu için Atatürk dış politikayı tamamen ülkemizin Sümer/Hitit dönemine dayandırılması fikriyle bir çok çalışma yaptırmasına yol açmıştır. Her ne kadar bugün eleştirel bir bakış açısıyla baksak ta tarihsel süreç içerisinde harika bir hamle olduğunu görüyoruz. Zaten Atatürk’ün hasta yatağından kalkıp Adana’ya kadar geldiği ve burada düzenlenen mitingde sarf ettiği ‘ Kırk Asırlık Türk Yurdu Düşman Elinde Esir Kalamaz’ sözü de buraya dayandırılmaktadır. İskenderun Sancağı sonasında yapılan diplomatik savaş ile Hatay Devletine geçiş artık yavaş yavaş anavatana katılımın zeminin oluştuğunu göstermiştir, bunu Hatay Devleti bayrağından, marşından ve hatta anayasasından anlayabiliyoruz. Peki neden HATAY DEVLETİ ? bölgede kadim iki şehir olan İskenderun ve Antakya dururken neden kurulan devlete HATAY ismi verilmişti, Hatay ismi de nereden çıkmıştı ?

İlk kez 10 Ekim 1939 tarihinde Siirt Saylavı: İsmail Müştak MAYAKON Cumhuriyet Gazetesinde -Atatürk’ün Türk Tarih Tezi tabanında söylediği ve bir çok kez buyurduğu üzere- Kırk Asırlık Türk Yurdu’nun neresi olduğu hususu merak ettiği bu sebeple bir araştırma yaptığı ve bu Türklerin isminin HATAY TÜRKLERİ olduğunu öne sürmüştür. İskenderun ve Antakya bölgesinde yaşayan Türklerin Hitit/Hatti lere dayandığını ve hatta Asya ve Altaylardan kalkarak ilk önce bu topraklara geldiklerini bugün yörede yaşayan Türklerin ise bu milletin torunları olduğunu ifade etmektedir. Mayakon bölgenin ismi ile ilgili fikirlerini Tarihten Bir Yaprak başlığı ile şöyle duyuruyordu :

Her ne kadar bu isim hemen kabul görmese -en azından kurum ve kişiler tarafından zikredilmese de- Atatürk’ün Çankaya köşkünde Tayfur SÖKMEN’e (Hatay Devleti Cumhurbaşkanı ve kurtuluş mücadelesi kahramanımız) bölgenin adının artık Hatay olduğunu söylediği bazı kaynaklarda geçmektedir. (Nehna.org/Emre Can Dağlıoğlu) Belli ki kurulacak devletin ve bölgenin yeni ismi Atatürk’ün bölge insanının hayatlarını ve özgürlüklerini kurtarmak için yaptığı plan dahilinde gerçekleşmişti. Fakat mevzu bahis ‘özgürlük’ olunca şehir merkezi neresi olacak hangi ilçe nereye bağlanacak, köyler nahiyeler hangi ilçelere bağlanacak gibi konular ilk günlerde sorun yaratmasa da zaman geçtikçe bu sorunlar yavaş yavaş gündeme gelecekti; örneğin Hatay Devleti meclis zabıtlarında bile benzer konular gündeme gelmiştir. (Bakınız: Hatay Devleti Meclis Zabıtları Mehmet TEKİN) Tabi ki sosyal bilimler geriye ve ileriye doğru projeksiyon yapmaya elverişli bir bilim dalı olduğundan bugün bir çok soruyu rahatlıkla sorabiliyoruz: Neden il merkezi Antakya oldu ? İskenderun 70 yıldır neden serbest bölge ilan edilemedi, İskenderun il olabilir miydi ? Şehir merkezi yer değiştirebilir mi ve hatta iki ayrı il olarak (İskenderun ve Antakya olarak) anavatana katılamaz mıydık?

Bu yazı turizm konusunda fikirlerimi belirteceğim bir yazı dizisinin başlangıcı olup, iletmeye çalıştığım nokta ise şudur: Birbirimizin üzerine basarak, mücadele ederek, yok sayarak, birbirimize farklı gömlekler biçerek tarih ve kültürü görmezden gelemeyiz. Ticarette ekmeği yenilen İskenderun’a 80 yıldır bir arkeolojik kazı yapmayıp, müze açmayıp, turizm yatırımı yapmayıp ‘Senin tarihin yok ki kardeşim’ diyemeyiz. Hassa’da Erzin’de Samandağ’da Arsuz’da çıkan mozaiği, zaten dünyanın en büyük müzesi olmuş bir müzenin deposuna yığarak turizm şehri olamayız. 5 Temmuz 1938’de Türk ordusu Hatay’a girmiş, 23 Temmuz 1939’da Anavatana katılım sürecimiz tamamlanmış bir şehir olarak halen bütün anma ve etkinlikler sanki Antakya’nın kurtuluşu temasıyla kutlanmaktadır, bakın… kurtuluşumuzu bile paylaşamıyoruz, bu matematikle Belen, Samandağ, Hassa, Yayladağı kurtulamamış mı oluyor?

Bir turist Hatay sınırlarına girdiğinde Erzin’den Samandağ’a kadar bütün sahili atlayıp direkt Antakya’ya gidiyorsa, ve bu duruma destek veriliğini -en basitinden- tabelalarda bile görüyorsak, bu bize şehrin merkezinin diğer ilçelerini üvey evlat gördüğünü gösterir. Ayrıca belirtmek lazım, eğer bu bir master plan çerçevesinde plana dahilse, şahsi kanaatim bu da çok becereksiz bir plan olsa gerek. Çünkü tarih bize, ‘komşusu zengin olanın kendisinin de zenginleştiğini’ defaatle göstermiştir. Erzin kazanırsa, İskenderun kazanırsa, Arsuz kazanırsa, Samandağ kazanırsa sonuç olarak kazanan Hatay olacaktır.. Bu konsorsiyumu başaracak olan yine bizleriz, işin ironik tarafı bu durum şehrimizde yaşayan farklı millet ve inançlardan bireylerin günlük hayatlarında basit bir şekilde başardıkları fakat yaklaşık 70 yıldır yönetim katında becerilememiş bir durumdur. Bu sebepledir ki İskenderun kendisine biçilmiş gömleğin dar olduğunu söyleyip bir kaç yılda bir ‘il olma’ hayalini gündeme taşımaya devam etmektedir.

Bu vesile ile haftaya yayınlayacağım diğer yazıma zemin oluştaracağı için: son yıllarda kıpırdanma gösteren Altınözü, Arsuz, İskenderun, Samandağ ve Erzin ilçelerine yapılan turizm girişimlerden ötürü yöneticilerimize mevki, makam, parti ve düşünce ayırt etmeden teşekkür ediyor, gelecek yıllarda hiç bir ilçenin diğerinden farkı olmadığını daha çok hissetmeyi diliyorum.

Bir sonraki yazı: Antakya’ya da pişen İskenderun’da yenir mi ? (Hatay’ın inanç turizmine kısa bir bakış)

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.